pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 İSLAMDA YÖNETİM

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Sayfalar

1 Kasım 2021 Pazartesi

ŞERİAT, KURANDIR,İSLAMDIR

ŞERİAT, KURANDIR,İSLAMDIR
İslam dini, diğer konularda olduğu gibi idari mekanizma hususunda da görüş belirtmiştir. Devlet yönetimi ile ilgili belli ilkeler koymuştur. Ayrıntı kısımlarda bu ilkelere bina edilerek uygulanır. Adalet, hukuk, insanların haklarını ihlal etmemek, devlet yönetimini kötüye kullanmamak vs. gibi ilkere sadık kalınmak suretiyle devlet yönetilmelidir.
Şeriat, İslam'ın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.
Doğru İslamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan, ama İslama uymayan bazı uygulamalar İslamiyete ve Müslümanlara zarar vermektedir.
Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.
Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.
Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!..
- Şeriat nedir, ne değildir?
Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi manalara geliyor.
İnsan, bir kavramı reddederken de kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.
En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.
Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:
Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve âyet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.
Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “âyet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.
Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:
“Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”
“Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”
Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:
ŞERİAT NEDİR?
1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.
2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.
3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.
4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.
5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.
6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.
Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:
“Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Teala'nın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”
Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:
1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.
2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.
3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.
4. Şeriat, din demektir.
Asrımızın büyük âlim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:
“Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”
Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.
ŞERİAT İKİYE AYRILIR
1. “Küçük âlem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.
2. “Büyük insan” olan âemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.
3. Maddi âlemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.
Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için, bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.
Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.
Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”
- Şeriat nasıl yaşanır?
ŞERİAT NASIL YAŞANIR
Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.
İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.
Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.
Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat manası, “Su membaından su almak için girilen yol.”
Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler:
"Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat meyvesi andan içerü."
Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.
Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.
Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:
“Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”
Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.
Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.
Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur. Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.
Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki manasıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.
İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.
İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.
Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.
İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.
İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.
Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.
İSLAMİ HÜKÜMLER ÜÇE AYRILIR
İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar.
 Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. 
Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. 
Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor.
İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.
Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.
Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de:
AYET:“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56)
âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.
Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mümini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.
Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.
İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.
Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mümine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.
“Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulû'l-emirlerimiz düşünsünler.” (Bediüzzaman)
İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayri müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır.
Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mana ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.
Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece Müslim - gayrı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.
Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.
ASRIMIZDA ŞERİAT GEÇERLİMİDİR?
- Asrımızda Şeriat geçerli midir?
Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.
Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.
İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.
Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler.” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar:
“Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”
İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.
Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum.” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i sünnet âlimleri müttefiktir.
Çok dikkatli olmamız gerekiyor; İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.

11 Ağustos 2020 Salı

38-) VERDİĞİMİZ OYDAN HESABA ÇEKİLECEKMİYİZ ?

VERDİĞİMİZ OYDAN SORUMLUMUYUZ
?Sayın okurlarım bize sıkça sorulan bir soru var. Acaba oy veren kişi verdiği oydan sorumlu mudur? Oy vermesi sebebiyle hesaba çekilecek midir?. Bunun cevabını bulmaya çalışalım. Bunun cevabına geçmeden önce canım bir oydan ne olacak diye düşünenler yanlış düşünüyorlar. Lider seçilen kişi hep senin gibi bir oy verenler sayesinde lider oluyor. Bir bir oylara toplanıyor milyon oy oluyor.Diyelim ki iki lider var birisi 5 milyon oy almış diğeri 5 milyon bir oy almış yani bir oy fazla ne oluyor.Canım bir oydan ne çıkar mı deniliyor. hayır 1 oy fazla alan kişi lider oluyor.Yani senin verdiğin bir oy o kişiyi lider yapıyor ki bunun örnekleri defalarca yaşanmıştır.
OY KULLANIRKEN ŞU SEBEPLERLE OY VERMEMELİYİZ.
Oy verirken aşağıda sayacağım sebeplere dayanarak oy verilmemelidir.
1-NEFİS:(Ego)
AYET:(Yusuf-83)”Nefis daima kötülüğü emreder.”
İşte kötülüğü emreden nefs kişi oy kullanacağı zaman şöyle telkin yapar.Sakın ha dürüst,dinine bağlı,vatanına bağlı,çalmayan,Allahtan korkan,adaletten yana olan fakiri düşünen,lidere oy verme ,onu başına getirme eğer o kişi başa gelirse senden alır fakire dağıtır.Senin vergi vermene sebep olur. çalıştırdığın işcilerini sigortalı yapmanı ister, ihaleleri alamazsın ,rüşvet veremez veya rüşvet yiyemezsin,dönen çarkına çomak sokar.Fakir paralanır sana mahkumiyeti azalır fakiri istediğin gibi kullanamazsın,fakiri ezemezsin,onu 3 kuruşa köle gibi günde 12 saat çalıştıramazsın,lideri kafa kola alıp istediğini yaptıramazsın,suç işleyince cezanı çekmek zorunda kalacaksın,yaptığın yanına kar kalmayacak,doya doya alem yapıp içki içip fuhuş yapamayacaksın,kaçakcılık yapamıyacaksın.uyuşturucu kullanamayacak,ticaretini yapamıyacaksın,kumar oynayamıyacak oynatamıyacaksın,Senin villandan fakirlerde alacak senin, lüks arabandan fakirlerde alacak,havan bitecek, senin okuduğun okullarda onlarda okuyacak,senin geldiğin makamlara onlarda gelecek.Aman ha sakın ha o kişiyi iktidar yapma olmaması içinde her türlü gücünü kullan,medya gücünü kullan,para gücünü kullan,makamını kullan,gücünü çevreni kullan ne yap onun iktidar olmasına mani ol.Sayın okurlarım işte nefis bu ve buna benzer sebeplerden milletine faydalı olacak kişiyi değil, kendisine ve çevresine faydalı olacak kişiyi seçmekte, seçtirmektedir.
2-MENFAAT: Maalesef dünya menfaat dünyası olmuştur.Bugünün insanının menfaati için satamıyacağı hiçbir değeri kalmamıştır. Menfaati için (mal,para,makam,şöhret,rütbe,çevre,çıkar) feda edemiyeceği hiçbir değeri kalmamıştır.Akrabasını,arkadaşını,dostunu,şerefini,haysiyetin ve en önemlisi namusunu gözünü kırpmadan feda edebilmektedir.Elbette istisnalar kaidei bozmaz.Ve menfaat için herşey istismar edilebilir.Din ,diyanet aklınıza gelen her şeyi istismar etmekten asla rahatsızlık duymamaktadırlar.Onların menfaati için herşey mübahtır. içki,kumar,zina,adam öldürme,yalan,iftira aklınıza gelebilecek her türlü kötülük onlar için gayet normaldir.Ve bunu yaparken de bir şeylerin arkasına sakalanmayı iyi bilirler, yaptıkları haltlara kulp uydururlar, mesela vatan millet sakarya için bunları yapıyoruz derler.
3-AKRABALIK-AHBABLIK: Bazı insanlar hırsız olduğunu bile bile o makama layık olmadığını bile bile sırf akrabalık,dostluk,arkadaşlık,milliyetcilik,sülalacilik sebebiyle bile bile oy verir benden olsunda isterse hırsız olsun der.
4-PARTİ TAASSUBU: Bazı insanlarda da aşırı parti sevgisi vardır.Takım tutar gibi parti tutmaktadırlar.Partisinin her yaptığı doğru, partisi asla hata yapmaz.Öyle bir partiye tapma vardır ki biri anasına avradına söğse kızmaz.Ama partisine en ufak söz söylense kıyameti koparır.Partisine adeta tapar. İşte böyle bir parti taassubu olan bir insanın sağlıklı karar verebilmesi mümkün değildir. Partisi memlekete ne kadar büyük zarar verirse versin asla partisinden vazgeçmez.Parti değil Din ,Ülke,il,ilçe,köy menfaati göz önünde bulundurulmalıdır.
5-HATIR İÇİN OY VERENLER:Bazı insanlarda sevdikleri birinin hatırı için bile bile hırsıza oy verirler.Kendilerine ve topluma yazık ederler.
6-CAHİLLER: Bazıları da bilmeden araştırmadan iyi zannedip oy verirler.İşte belki Allah onları affeder.Elbette daha birçok sebep varsa da sebep ne olursa olsun herkes verdiği oydan dolayı hesaba çekilecektir.Seçtiği lider memleketine vatanına milletine yararlı işler yaparsa onun aldığı sevaptan oy verende payını alacak eğer zararı varsa onun aldığı günahtan elbette payını alacaktır. Çünkü venabı hak işlenen zerre şerrin ve zerre hayrın karşılığını mutlaka göreceğimizi şöyle beyan ediyor.
AYET:( Zilzal 7-8)(femenyeğmel misgale zerretin hayreyyereh vemen yeğmel misgale zerretin şerrey yereh.)’’Herkim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür her kimde zerre miktarı şer işlerse karşılığını görür.”
Sayın okurlarım zerre miktarı hayrı ve şerri hesaba katan Allah(cc) koskoca bir memleketin milyonlarca insanın geleceğini kaderini yönlendiren yönetimden ve onu oraya getiren kişiden hesap sormuyacağını iddia etmek en hafif ifade ile aptallıktır. Bakınız kıyamet gününde seçilen ve seçenler birbirini suçlayacak seçilenler bizim suçumuz yok onlar bizi seçti diyecekler.işte ayet
AYET:(Araf.38)”Allah(cc) buyuracak ki sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında sizde ateşe girin.Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lanet edecekler.Hepsi birbiri ardından orada toplanınca sonrakiler öncekiler için Ey rabbimiz işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara bizden bir kat daha fazla azap ver.diyecekler.Allahta herkes için bir kat fazla azap vardır.Siz bilmezsiniz diyecektir.”
Bu ayetten de açıkca anlaşılacağı gibi önde giden liderler hem kendileri sapıp hem de emirleri altındakileri saptırdıkları için iki kat azaba uğracaklardır. Onları seçenlerde iki kat azaba çarptırılacakdır. Çünkü o milyonlarca insanın günaha girmesine sebep olmuştur. Elbette bir insan günah işlese suçu kendinedir.Fakat işlediği suç milyonlarca insanı etkiliyorsa elbette onların günahlarından da pay alacaktır.Aynı şekilde bir haramı icat eden kişi yapılan bütün günahlardan pay alacaktır. Mesela adem (as) oğlu kabil ilk cinayeti işlediği için ve bu harama yol açtığı için kıyamete kadar işlenen her günahtan oda payını alacaktır. Hayra çığır açanda öyledir.
OY VEREN OYUNDAN SORUMLUDUR
Ey oy veren kardeşim verdiğin oyun sorumluluğunu bil.Hem Dünyanı hem Ahiretini karartma ve milyonlarca insanın vebalini yüklenme unutma ki biz kendimizi düzeltmedikçe Allah(cc) Bizim durumumuzu düzeltmez. işte ayet.
AYET:(Rad.11)”Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onlarda bulunanları düzeltmez.”
Bu ayette cenabı hakkın ne demek istediği açık değil mi? Siz böyle devam ettiğiniz müddetçe Allah için vatanınız için toplumun menfaati için değil de sırf nefsiniz ve menfaatiniz ,çıkarınız için oy vermeye devam ettikçe bende sizi süründürmeye devam ederim. Buyuruyor. Ve sizin verdiğiniz oylar neticesinde kasabanızda başa getirdiğiniz.kötü liderler peydahlanır.işte ayet
AYET:(Enam-123)”Böylece biz her kasabada aralarda bozgunculuk yapmaları için günahkarlarını liderler yaptık onlar yalnız kendilerini aldatırlar.Ama farkında olmazlar.”
Gördükmü ayet ne buyuruyor.Siz oy verdiniz bende lider yaptım. Siz istediniz. Hem adamı sen seç ve adamın zulumlarına katlan hem de Allahı suçla başımıza neden bunu verdin, diye sen getirdin onu başa hadi sen getirmedin diyelim niye zulmune razı oluyorsun neden onu almıyorsun ordan.Ondan sonrada yandım diyorsun.Bir memleketin helakına sebep olanlar o memleketi yönetenlerdir buyrun ayet
AYET:(isra-16)”Bir ülkenin helakına sebep ele başlarıdır.”
işte sen liderini seçerek elebaşını seçerek ülkenin helakına sebep oluyorsun. Ama sanma ki Allaha bunun hesabını vermiyeceksin liderinle beraber sende huzura çağrılacaksın. işte ayet
AYET:(İsra-71)”Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağız.”
Neymiş liderinle birlikte huzura çağrılacaksın eğer güzel işler yaptıysa liderin sende nasipleneksin kötü işler yaptıysa sende cezalanacaksın.Ve yukarıdaki(Araf.38) ayetinde geçtiği gibi muamele göreceksin.
Demek ki hem oy veren, hem de oy verilen sorumlu olacak hem kendi günahlarını hem de sebep oldukları milyonların günahlarını yüklenecektir.

7 Haziran 2014 Cumartesi

İSLAMDA YÖNETİM, ŞURADIR

İSLAMDA YÖNETİM ŞURADIR(ŞURA) DEMOKRASİ: 
İslamın benimsediği idari yapı danışma(şura) üzerine kurulması gerektiğinden hareketle oluşan yönetim sistemidir.
OTOKRASİ: Herhangi bir diktatörün şahsa dayanan yönetim sistemidir.
TEOKRASİ: Kendisinde ilahi bir statü olduğundan ortaya çıkan kişinin idaresindeki yönetim sistemidir.
OLİGARŞİ: Üstün azınlık sınıfının hakimiyetine dayanan yönetim sistemidir.
DEMAOGOJİ: Kişilerin heva heveslerine göre idare edilen yönetim sistemidir.
LAİK DEMOKRASİ: Parası çok olanın, medyayı iyi kullananın, sülalesi ve çevresi güçlü olanın, sermaye guruplarıyla arası iyi olanın seçilebildiği, din dışı partilerin başa geçebildiği, insanların icat ettiği anayasanın değiştirilebildiği, haramın, helal, helalında haram yapılabildiği bugünkü Türkiye de uygulanan yönetim sistemidir.
Egemenliğin dolayısıyla hüküm vermenin insana ait olduğu LAİK CUMHURİYET v.b bugün var olan hiçbir idari yönetim islami yönetim değildir. Bunları tek tek ele alırsak
OTOKRASİ: İslam ın ilk yılları asla teokrasi yönetimi değildir. Çünkü peygamberimiz(sav) hasta yatağında yatarken tüm ısrarlara rağmen kendinden sonra başa geçecek kişiyi belirlememiştir. Eğer teokratik yönetim uygulasaydı. kendinden sonra ya kızını, ya hem amcasının oğlu ve de damadı olan hz.Aliyi, veya fıkıhta söz sahibi olan ve yönetme vasfı olan hz. Aişeyi tavsiye ederdi ama asla kimseyi tavsiye etmediği gibi kimseye de işaret etmemiştir. Ve hz ebu bekir şura ve beyat sistemiyle başa gelmiştir.
TEOKRASİ: İslam yönetimi Teokraside değildir. çünkü eğer teokrasi yönetimi olsaydı başa ehli beytten birisi geçmesi gerekti. Bu da olmamış ehli beytten olmayan hz. Ebubekir başa geçmiştir.
OLİGARŞİ: İslamın yönetimi Oligarşide değildir. Eğer oligarşi olsaydı peygamberimizin sülalesinden birisi olurdu.
İslam idari bakımdan uyması gereken herhangi bir sistem tesbit etmemiştir. Ancak idari sistemin adaleti tahakkuk etttirmesi için gerekli sabit ve değişmez hükümler koymuştur. Zira insanların ihtiyaçları, bulundukları cemiyetlerin zaman ahvalin değişmesiyle değişecektir. Allah(cc) Kuranda tafsilatlı ve sınırlı hükümler tesbit etseydi. Şüphesiz Müslümanlar zorluklarla karşı karşıya kalmış olacaklardı. Bundan dolayı Allahın Kuranda asli hükümleri zaman ve mekana göre değişmeyen genel hükümler koyarak ayrıntıları ve tafsilatı Kuranın asli hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla milletlerin ihtiyaçlarına uygun olarak tasarruflarına terketmesi ilahi bir hikmet icabıdır. İşte islamın esas ve değişmeyen idari kurallarından biri şura dır.
ŞURA: istişare etmek demektir. İstişare herhangi bir konuda doğruya ulaşmak için başkasının görüşlerine başvurmak demektir. Toplanıp istişare yapan topluluğada şura denir. Şura islam şeriatinin bir kaidesidir. Bu yüzden kuran-ı kerimin bir suresinin adı şura suresidir.
ŞURA MECLİSİ ALLAHIN EMRİDİR
Şura suresinde şura meclisi kurmayı ve istişare yapmayı Allah(cc) emretmektedir. Şura demokratik nizamın temelidir. o nedenle islamda devlet nizamının demokrasi ile bağdaşmadığını iddia edenler. islam yönetimi teokratik ve krallık yönetimidir diye iddia edenler, yanılmaktadırlar. Gerçek demokrasi İslam nizamında mevcuttur. Elbette kastettiğimiz bugün geçerli olan ve hala tam oturmamış olan laik demokrasi değildir. Kuranın nuzulunden 1400 yıl sonra hala krallık yönetimi hakimken Kuranın ve islamın şurayı emretmesi, 4 halifenin seçimle iş başına gelmesi islamın demokrasiye verdiği önemi ispatlamaktadır. Ve gerçek çağdaş ileri ve aydının kim olduğu da ortaya çıkmaktadır. Nitekim bakınız ayet ne buyuruyor.
AYET: (Şura.38)”Onların işleri aralarında danışma iledir. ”
Bu ayetten açıkca anlaşılıyor ki istişare farzdır. Hangi işi yapmaya kalkarsa istişare etmelidirler. istişare emri sadece insanlara farz kılınmamış idarecilere de farz kılınmıştır. Bırakın idarecileri vahiy ile direkt görüştüğü, hadisi kutsiler ile direkt konuştuğu peygamberimize bile bize örnek olması açısından istişareyi emretmiştir. İşte
AYET: (Ali imran.159)”onları affet onlar için istiğfar et işlerde onlara danış.”
İşte bu ayetin gereğini peygamberimiz yerine getirmiştir. Şöyle ki savaşların bir çoğunda kendisi hem Allahtan vahiy ile desteklenen peygamber, hem kendi dediğini yaptıracak ve kimsenin karşı çıkamayacağı hükümdar, ve savaşı yönetmeye tam yetkili ordu komutanı olduğu halde. Bedir savaşında ele geçirilen esrilerin durumunu yanındakilerle istişare etmiş ve kendi istediği değil şura meclisinin aldığı kararı uygulamış fidye karşılığında esirler serbest bırakılmıştır. Yine hendek savaşında şehrin etrafına hendek kazılması fikri peygamberimizin değil, şura meclisinin kararıyla olmuştur. Uhut savaşına da düşmanın dışarıda karşılanması fikri peygamberimizin değil şura meclisinin kararıdır. Savaşta bile istişareye önem veren bir dini dikdatörlükle suçlamak abesle iştigaldir. Hudeybiyede, taif seferinde, ifk hadisesinde, ezan konusunda ve birçok konuda istişarede bulunmuştur.
HADİS: Ebu hureyre peygamberimizden çok istişare yapan etrafındakilere danışan bir insan görmedim demiştir.
Bu nedenle hiçbir idareci istişareden muaf olamaz. Peygamberine bile istişareyi emreden dinin yöneticilere istişare etmemiş olması düşünülemez. İşte bu nedenle 4 halife zamanında istişareye büyük önem verilmiş. hz Ömer halifeliği zamanında hz Osman, hz.Ali, Abdurrahman.b.avf ,Muaz. b.cebel, Ubey .b.kaab, Zeyd .b.sabit ten müteşekkil istişare heyeti kurmuştur.
İSLAMDA İSTİŞARE FARZDIR
İslam da istişare sistemi çoğunluk yada azınlık farkı gözetmeksizin imkan dahilinde herkesin görüşünü almayı gerektirmekte bunun yanında görüşler içinde tercihe şayan olanın parmak hesabıyla değil derin ve tarafsız akli araştırması neticesi tesbit edilmiş olanın tatbik mecburiyetini içermektedir. Bu sistem iktidar nazariyesinde bir yenilik olup, ekseriyetin ekseriyete tahakkümünü saf dışı etmektedir. Bununla beraber İslami müşavere sistemi arzu edilen neticeye varabilmesi için pedegojik hazırlık devresine ihtiyaç vardır. Devlet başkanlarının istişare edeceği heyet değişik bir kadro teşkil etmelidir. Bazen Uhut savaşunda olduğu gibi çoğunluğun görüşü benimsenmiş, bazen havazın ganimet taksiminde olduğu gibi istişare heyetinin tamamının oluruyla karar verilmiş, bazen de bedir esirlerin de olduğu gibi bilirkişi şura heyeti oluşturulup karar verilmiştir. Bazen de galafanın çekilme meselesinde olduğu gibi bilirkişi olan said b. muazve sait .b. ubadenin kararı benimsenmiştir.
Görüldüğü gibi gerçek demokrasinin bütün örnekleri peygamberimiz zamanında yaşanmıştır ve benimsenmiştir ve gösterilmiştir. Ancak şura meclisi ne şekilde olursa olsun alınan karar keyfi bir idare diktatörlük ve zulum ve adaletsizlik amacıyla kullanılamaz. Devlet başkanı ile şura meclisi arasında anlaşmazlık çıkması halinde ihtilaf konusu tartışılır, incelenir. Sonra görüş bildirecek bilir kişiden oluşan hakem heyeti oluştururlur.
HADİS: Nitekim hz Ömer bunu tatbik etmiştir. Şama giderken yolda veba hastalığı baş göstermiş, yola devam konusunda itilaf etmiştir. Şura heyeti ile aralarında anlaşma olmayınca Kureyş büyüklerinden hakem heyeti kurmuş Onların geri dönelim teklifini kabul ederek geri dönmüştür.(Buhari.tıp,30.müslim.selam.98.muvatta . medine.22)
İstişare ile siyasi, içtimai, askeri v.b. bütün meselelerin en doğru çözüme kavuşması mümkündür. Kişi ne kadar akıllı, zeki ve tecrübeli olursa olsun. istişareye önem vermedikçe faydalı sonuçlara ulaşılması ve problemleri güzel bir şekilde çözmesi pek mümkün değildir. Zira peygamberimiz(sav) insanların en akıllı en zekisi olduğu halde ,Allah(cc) tarafından bizzat vahiyle irtibat kurabildiği halde öyle ya savaşta cenabı hakka nasıl savaşmak gerektiğini sorarak gelen vahye göre de hareket ederdi, ama burada bizlere örnek olmak vardır belki bilmediğimiz başka hikmetler vardır. Topulumun düştüğü hataların çoğunluğu istişare etmeden verilen kararlar neticesinde olmuştur .Bilhassa ticarette iş adamları para benim diyerek istişare yapmadan karar vermekte ve böylece çoğu iflas etmektedir.
İSLAM KRALLIK VE PADİŞAHLIĞI YASAKLAR
İslam zorbalardan, krallardan, firavunlardan, imparatorlardan, meliklerden asla hoşlanmaz.
AYET: (Kehf.79)”Arkalarında her sağlam gemiyi zorla alan bir melik vardı.”
AYET: (Neml.94)”Şüphesiz melikler bir ülkeye girdiklerinde orayı ifsat ederler. O ülke halkının aziz olanlarını zelil ederler. Onlar böyle yaparlar.”
HADİS: ”Halifelik melikliğe dönerse kötü yönde pek çok olaylar gerçekleşir”(Ebu davut.cihat.35.)
Nitekim peygamber efendimizin bu engin ileri görüşlülüğü doğru çıkmış. Hz Ali zamanında Şam valisi olan Muaviye melik olabilmek için Peygamberimizin bütün sülalesinin öldürülmesi gerektiğine karar vermiş, önce peygamberimizin damadı ve amcasının oğlu halife Hz Ali ile Peygamberimizin sevgili eşi Hz. Aişe annemizi sıffın(deve) savaşında karşı karşıya gelmelerine sebep olmuş tamamen ehli beytten 70 kişi nin ölmesine sebep olmuş bununla yetinmeyip sırasıyla Hz aliyi. sonra oğlu yezid peygamberimizin biricik torunları hz hasan ve hz. hüseyini bizzat şehit etmiş ve peygamberimizin sülalesinden hiç kimse bırakmamıştır. Soyunu tamamen kurutmuştur. Daha sonra zorla yönetimi ele geçirmiş kendi ismi altında yani Emevi devletini kurmuş, seçimle iş başına gelmeyi kaldırmış( ayetlere rağmen )üstelik bunu din adına yaptığını iddia etmiş. Bununla da yetinmeyip Kurani kerimin ayetlerinde nesh vardır bazı ayetlerin hükmü kaldırılmış diyerek ve Kuranın ayetlerini hiç kimse anlamaz diyerek istediği şekilde kafasına göre ayetleri yorumlatarak, ayetlerin noktalama ve durak işaretleri ile oynayarak, krallığını sağlama almış ona karşı gelen alimleri ya öldürtmüş yada imam Hanefi gibi hapislerde ölmesini sağlamış ve kendi kafasına göre fetva veren alimlerle İslama en büyük darbeyi vurmuştur. İslam düşmanlarının eline büyük kozlar vermiştir. Şimdi bile bütün İslam düşmanları İslamiyetin yönetimini babadan oğula geçen krallık olduğunu savunmakta, islamda recm taşlayarak adam öldürme cezasının olduğunu savunmakta . 4 karı alma emrinin olduğunu savunmakta, kadına bir erkeğe iki hisse verilir diye savunmakta böylece İslama onarılmaz yaralar açılmaya hala devam edilmektedir. islam gerici yobaz bir din olarak lanse edilmektedir. Bunun vebali ve günahı Muviye ve oğlu Yezidin üzerindedir. Oğlu yezit peygamberimizin göz nurları sevgili torunlarını öldürmenin mükafatı olarak melik olmuştur babasından sonra . Ama ne yazık ki öyle bir beyin yıkamışlar ki Peygamberimizin sülalesini savunan Muaviye ve Yezide laf söyleyen benim gibileri alevilikle suçlayan dindar inançlı kardeşlerimiz var. Be kardeşim sen Peygamberimizi sevmiyor musun? seviyorsun o halde onun soyunu kurutan adamı nasıl olurda savunursun.Onun koymadığı hükümleri koyan, islama en büyük zararı veren bu kişileri nasıl savunursun. neymiş sahabelere dil uzatılamazmış peygamberimizin öz amcası Ebu Leheb ve karısına Allah(cc) bizzat beddua etmiyor mu. elleri kurusun demiyor mu? Tebbet suresinde Halbuki adam ne peygamberimizin soyunu kuruttu ne de İslamın ahkamını bozdu nede asırlar boyu Müslümanların sırtına kambur vurdu. Müslümanların hakir görülmesine sebep oldu. Tek suçu peygamberimize eziyet etmekti, Allah(cc) Resulunu o kadar seviyor ki onu üzen öz amcasını Kuranda lanetliyor ve kıyamete kadar her Müslümanın lanetlemesine sebep oluyor. Ya peygamberimizin(sav) soyunu kurutan bu Mauviyeye ve Yezide nasıl mauamele edecek hiç düşündünüzmü? Kaldı ki Allah(cc)sahabeye lanet ediyorsa biz niye etmeyelim. Sayın okurlarım lütfen uyanalım lütfen gerçekleri görelim artık taassubu bırakalım.
Sayın okurlarım şimdi soruyorum size Kuran-ı Kerimin nuzulu tamamlanmış, Peygamberimiz(sav)vefat etmiş. Hz Ebubekir, hz.Ömer ,hz.Osman ve hz Ali devirlerinde islamın emirleri ve ahkamı tam olarak yaşanmış. Fakat Şam valisi olan hain, münafık Allah lanet etsin(bana kimse çıkıp yok vahiy katibiydi yok bilmem neydi masallarını okumasın. Müslümanların içine giren müslüman girip islama en büyük darbeyi atan kişiye hz Muaviye diyenlere de yazıklar olsun. Be hey gafil hz. Aliye biat etmeyen(sizden olanlara biat edin ayeti var) sonrada hz ali başta olmak üzere tüm peygamberin sülalesini şehit eden sahabe arasına fitne sokup peygamberimizin damadı ve amcasının oğlu ile eşini şavaştıran, şura suresi ve şura ayetlerini yok sayıp krallık yönetimini getiren, Kurandaki ayetler birbirinin hükmünü kaldırmıştır diyerek onlarca ayeti yok sayan, ve bu şekilde işine geldiği gibi hüküm veren. bir münafığa sen nasıl hz. dersin nasıl saygı gösterirsin de bana Allah aşkına. Allahın laneti, Muaviyenin, oğlu Yezidin ve bile bile onları sevenlerin üzerine olsun.
Sayın okurlarım bize sıkça sorulan bir soru var. Acaba oy veren kişi verdiği oydan sorumlu mudur? Oy vermesi sebebiyle hesaba çekilecek midir?. Bunun cevabını bulmaya çalışalım. Bunun cevabına geçmeden önce canım bir oydan ne olacak diye düşünenler yanlış düşünüyorlar. Lider seçilen kişi hep senin gibi bir oy verenler sayesinde lider oluyor. Bir bir oylar toplanıyor milyon oy oluyor. Diyelim ki iki lider var birisi 5 milyon oy almış diğeri 5 milyon bir oy almış yani bir oy fazla ne oluyor. Canım bir oydan ne çıkar mı deniliyor, hayır 1 oy fazla alan kişi lider oluyor, yani senin verdiğin bir oy o kişiyi lider yapıyor ki bunun örnekleri defalarca yaşanmıştır. Oy verirken aşağıda sayacağım sebeplerden dolayı oy verilmemelidir.
1-NEFİS:(ego)(yusuf suresi.83)”Nefis daima kötülüğü emreder.”
işte kötülüğü emreden nefis kişi oy kullanacağı zaman şöyle telkin yapar. Sakın ha dürüst, dinine bağlı, vatanına bağlı, çalmayan, Allahtan korkan, adaletten yana olan fakiri düşünen, lidere oy verme ,onu başına getirme eğer o kişi başa gelirse senden alır fakire dağıtır. Senin vergi vermene sebep olur. çalıştırdığın işcilerini sigortalı yapmanı ister, ihaleleri alamazsın, rüşvet veremez veya rüşvet yiyemezsin, dönen çarkına çomak sokar. Fakir paralanır sana mahkumiyeti azalır fakiri istediğin gibi kullanamazsın, fakiri ezemezsin, onu 3 kuruşa köle gibi günde 12 saat çalıştıramazsın, lideri kafa kola alıp istediğini yaptıramazsın, suç işleyince cezanı çekmek zorunda kalacaksın, yaptığın yanına kar kalmayacak, doya doya alem yapıp içki içip fuhuş yapamayacaksın, kaçakcılık yapamayacaksın, uyuşturucu kullanamayacak, ticaretini yapamıyacaksın, kumar oynayamıyacak oynatamıyacaksın, Senin villandan fakirlerde alacak senin, lüks arabandan fakirlerde alacak, havan bitecek, senin okuduğun okullarda onlarda okuyacak, senin geldiğin makamlara onlarda gelecek. Aman ha sakın ha o kişiyi iktidar yapma olmaması içinde her türlü gücünü kullan, medya gücünü kullan, para gücünü kullan, makamını kullan, gücünü çevreni kullan ne yap onun iktidar olmasına mani ol.
Sayın okurlarım işte nefis bu ve buna benzer sebeplerden milletine faydalı olacak kişiyi değil, kendisine ve çevresine faydalı olacak kişiyi seçmekte seçtirmektedir.
2-MENFAAT: Maalesef dünya menfaat dünyası olmuştur. Bugünün insanının menfaati için satamayacağı hiçbir değeri kalmamıştır. Menfaati için (mal, para, makam, şöhret, rütbe, çevre, çıkar) feda edemeyeceği hiçbir değeri kalmamıştır. Akrabasını, arkadaşını, dostunu, şerefini, haysiyetin ve en önemlisi namusunu gözünü kırpmadan feda edebilmektedir. Elbette istisnalar kaidei bozmaz. Ve menfaat için her şey istismar edilebilir. Din ,diyanet aklınıza gelen her şeyi istismar etmekten asla rahatsızlık duymamaktadırlar. Onların menfaati için her şey mübahtır. içki, kumar, zina, adam öldürme, yalan, iftira aklınıza gelebilecek her türlü kötülük onlar için gayet normaldir. Ve bunu yaparken de bir şeylerin arkasına saklanmayı iyi bilirler, yaptıkları haltlara kulp uydururlar, mesela vatan millet sakarya için bunları yapıyoruz derler. OY KULLANIRKEN ETKİLENDİĞİMİZ ŞEYLER
3- AKRABALIK-AHBABLIK: Bazı insanlar hırsız olduğunu bile bile o makama layık olmadığını bile bile sırf akrabalık, dostluk, arkadaşlık, milliyetcilik, sülalecilik sebebiyle bile bile oy verir benden olsun da isterse hırsız olsun der.
4-PARTİ TAASSUBU: Bazı insanlarda da aşırı parti sevgisi vardır, takım tutar gibi parti tutmaktadırlar. Partisinin her yaptığı doğru, partisi asla hata yapmaz. Öyle bir partiye tapma vardır ki biri anasına avradına sövse kızmaz. Ama partisine en ufak söz söylense kıyameti koparır. Partisine adeta tapar. İşte böyle bir parti taassubu olan bir insanın sağlıklı karar verebilmesi mümkün değildir. Partisi memlekete ne kadar büyük zarar verirse versin asla partisinden vazgeçmez.
5-HATIR İÇİN OY VERENLER: Bazı insanlarda sevdikleri birinin hatırı için bile bile hırsıza oy verirler. Kendilerine ve topluma yazık ederler.
6-CAHİLLER: Bazıları da bilmeden araştırmadan iyi zannedip oy verirler. İşte belki Allah onları affeder. Elbette daha birçok sebep varsa da sebep ne olursa olsun herkes verdiği oydan dolayı hesaba çekilecektir. Seçtiği lider memleketine vatanına milletine yararlı işler yaparsa onun aldığı sevaptan oy verende payını alacak eğer zararı varsa onun aldığı günahtan elbette payını alacaktır. Çünkü cenabı hak işlenen zerre şerrin ve zerre hayrın karşılığını mutlaka göreceğimizi şöyle beyan ediyor. (feemmel misgale zerretin hayreyyereh veemmel misgale zerretin şerrey yereh.)Her kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür her kimde zerre miktarı şer işlerse karşılığnı görür.”
Sayın okurlarım zerre miktarı hayrı ve şerri hesaba katan Allah(cc) koskoca bir memleketin milyonlarca insanın geleceğini kaderini yönlendiren yönetimden ve onu oraya getiren kişiden hesap sormayacağını iddia etmek en hafif ifade ile aptallıktır. Bakınız kıyamet gününde seçilen ve seçenler birbirini suçlayacak seçilenler bizim suçumuz yok onlar bizi seçti diyecekler. İşte ayet
AYET:(Araf.38)”Allah(cc) buyuracak ki sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında sizde ateşe girin. Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lanet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca sonrakiler öncekiler için Ey rabbimiz işte bizi bunlar saptırdılar. onun için bunlara bizden bir kat daha fazla azap ver, diyecekler. Allahta herkes için bir kat fazla azap vardır. Siz bilmezsiniz diyecektir.”
Bu ayetten de açıkca anlşılacağı gibi önde giden liderler hem kendileri sapıp hem de emirleri altındakileri saptırdıkları için iki kat azaba uğrayacaklardır Onları seçenlerde iki kat azaba çarptırılacaklardır. Çünkü o milyonlarca insanın günaha girmesine sebep olmuştur. Elbette bir insan günah işlese suçu kendinedir. Fakat işlediği suç milyonlarca insanı etkiliyorsa elbette onların günahlarından da pay alacaktır. Aynı şekilde bir haramı icat eden kişi yapılan bütün günahlardan pay alacaktır. Mesela Adem (as) oğlu kabil ilk cinayeti işlediği için ve bu harama yol açtığı için kıyamete kadar işlenen her günahtan oda payını alacaktır. Hayra çığır açanda öyledir.
OY VEREN OYUNDAN SORUMLUDUR Ey oy veren güzel kardeşim verdiğin oyun sorumluluğunu bil. Hem dünyanı hem ahiretini karartma ve milyonlarca insanın vebalini yüklenme unutma ki biz kendimizi düzeltmedikçe Allah(cc) Bizim durumumuzu düzeltmez. İşte
AYET: (Rad.11)”Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceyekadar Allah onlarda bulunanları düzeltmez.”
Bu ayette cenabı hakkın ne demek istediği açık değil mi? Siz böyle devam ettiğiniz müddetçe Allah için vatanınız için toplumun menfaati için değil de sırf nefsiniz ve menfaatiniz, çıkarınız için oy vermeye devam ettikçe bende sizi süründürmeye devam ederim. Buyuruyor. Ve sizin verdiğiniz oylar neticesinde kasabanızda başa getirdiğiniz kötü liderler peydahlanır. İşte AYET: (Enam.123)”Böylece biz her kasabada aralarda bozgunculuk yapmaları için günahkarlarını liderler yaptık onlar yalnız kendilerini aldatırlar. Ama farkında olmazlar.”
Gördün mü? ayet ne buyuruyor. Siz oy verdiniz bende lider yaptım. Siz istediniz. hem adamı sen seç veya adamın zulumlarına katlan hem de Allahı suçla başımıza neden bunu verdin diye sen getirdin onu başa hadi sen getirmedin diyelim niye zulmune razı oluyorsun neden onu almıyorsun ordan. Ondan sonrada yandım Allah diyorsun. Bir memleketin helakına sebep olanlar o memleketi yönetenlerdir buyrun
AYET: (İsra.16)”Bir ülkenin helakına sebep ele başlarıdır.”
işte sen liderini seçerek elebaşını seçerek ülkenin helakına sebepoluyorsun. Ama sanma ki Allaha bunun hesabını vermeyeceksin liderinle beraber sende huzura çağrılacaksın. işte
AYET:(İsra.71)”Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağız.”
Neymiş liderinle birlikte huzura çağrılacaksın eğer güzel işler yaptıysa liderin sende nasibleneksin kötü işler yaptıysa sende cezalanacaksın ve yukarıdaki(araf.38) ayetinde geçtiği gibi muamele göreceksin. Demek ki hem oy veren hem de oy verilen sorumlu olacak hem kendi günahlarını hem de sebep oldukları milyonların günahlarını yüklenecektir. Allah(cc) durup durup dururken hiçbir ülkeyi helak etmez. O adalet sahibidir. İşte AYET:(enam.131)”Gerçek şu ki halkı habersizken rabbin haksızlık ile ülkeyi helak edici değildir.”
Demek ki Rabbim durup dururken hiçbir ülkeyi helak etmez mutlaka sebepleri verdır. İşte bir sebep ayette şöyle geçer.
AYET: (Kasas.58)” (” Bir ülke helak olacağı zaman o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke helaka müstehak olur. Bizde orayı darmadağan ederiz.”
AYET: Ankebut.31)” Biz refahından şımarmış nice memleketi helak ettik.”
AYET: ”(Kasas.59Elçilerimiz dediler ki biz bu memleket halkını helak edeceğiz çünkü oranın halkı zalim kimselerdir)”Zaten biz anacak halkı zalim olan memleketi helak ederiz.’
NEDEN? KAFİRLER ZENGİN MÜSLÜMANLAR FAKİR
AYET: (Enbiya 11)”Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik.”
Sayın okurum insanlara zulmeden taşkınlık yapan, haksızlık yapan, çalan çırpan yöneticilerin sonunu bakın
AYET: (Şura.42)”İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere ceza vardır. İşte acıklı azap onlaradır.”
Sayın okurlarım cenabı hak sabırlıdır acele etmez. Yoldan çıkan bir ülkeyi hemen helak etmez, ona bir müddet tanır. O nedenle bugün zalim olan nice memleketler. Allahın takdir ettiği günü bekliyor, o gün geldi mi allah(cc) onları da ötekiler gibi helak edecektir. işte delili
AYET: (isra.58)”Kafirlerin helakı için acele etme biz onların günlerini sayıyoruz. Ne kadar ülke varsa biz onların hepsini kıyamet gününden önce ya helak edecek ya azaplandıracağız.”
Bugün dünyaya hakim olan ve dünyaya zulmeden Amerikanın’da sonu yakındır merak etmeyin. Sayın okurlarım yüce Allah ülkelerin helakında acele etmediği gibi insanların cezalandırmasında da acele etmez. Belli bir süreye kadar erteler ve sonunda ya dünyada ya ahirette yada ikisinde birden cezalandırır. işte
AYET:(Fatır.45)”Eğer Allah(cc) yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Allah belli bir sure erteler ve cezalandırır.”
NEDEN KAFİRLER ZENGİN MÜSLÜMANLAR FAKİR: Bugün Müslümanların tamamına yakını bu soruyu kendi kendilerine veya birbirlerine soruyor. En çok sorulan ve cevabı merak edilen soru budur. Her konuda olduğu gibi kuran-ı kerimin bu soruya da cevabı vardır. işte cevap
AYET: (Zuhruf.33-35)”Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması tehlikesi bulunmasaydı Rahmanı inkar edenlerin(kafirlerin)tavanlarını ve üzerlerine yaslanacakları koltuklarını da hep gümüşten yapardık ve onları ziynetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliliğidir. Ahiret ise Rabbinin katında Allahın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur”.
Evet sayın okurlarım yanlış okumadınız hata yok kafirlere tavanları ve koltukları gümüş ve zinetlere boğmak istiyorum buyurduğu Müslümanlar değil Kafirler. Allah(cc) yarattığı kullarını elbet biliyor. Ben kafirlere dünyada istedikleri her şeyi vermek istiyorum. Çünkü ahirette nasipleri yok onların, cenneti dünya fakat ben kafirlerin hepsini zengin edersem Müslümanlar onlara heves eder hepsi kafir olur. İşte bu yüzden ağırlıklı olarak onlara zenginlik versem de Müslümanlara da zenginlik veriyorum. Kafirlerin kimisine fakirlik veriyorum ki Müslümanlar onlara heves edip kafir olmasınlar, ama böyle olmasına rağmen bazı inancı zayıflar maalesef dinlerini değiştirebilmektedirler. Şimdi anladık mı neden kafirler zengin Müslümanlar fakir şimdi anladık mı Allah (cc) habibim dediği en çok sevdiğim dediği sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım dediği. alemlere seni rahmet olarak gönderdiğim dediği peygamberimizi niçin yetim ve öksüz büyüttüğünü, erkek çocuklarını niçin yaşatmadığını, niçin açlıktan karnına taş bağlayacak kadar fakir bıraktığını anladınız mı, Demek ki Allah sevdiği kula daha fazla mükafat vermek için onu dünyada çilelerle imtihan ediyor. Teşbihte hata olmaz çocuğunu seven ana baba onu yıllarca okutur. Her sabah kaldırır, ders çalışmak için zorlar o çocuk için azaptır o ana babanın o çocuğa kastımı var yok adam olması için bu zülmü yapıyor ona ama onu sevmese okutmaz çocukta zahmet etmez hangisi çocuğuna dost.
Sayın okurlarım unutmayalım ki kafirlerin refahı zenginliği en 70 senedir halbuki Müslümanların refahı ve zenginliği ebedi olarak cennette kalmaktır. Biliyorsunuz İmamı azam zengindi. Bir gün gümüş eğerli paha biçilmez saf kan asil atıyla ve son derece zengin giyimle dolaşırken fakir bir kafir atın önüne geçmiş imamı azamı durdurmuş demiş ki Hani bu dünya Müslümanlara cehennem kafirlere cennetti sana bak bana bak. Evet doğrudur demiş öyledir ama benim şu andaki sahip olduğum nimetler cennetteki kazanacağım nimetlerin yanında bir hiçtir. Senin de bu dünyada yaşadığın sıkıntılar cehennemde yaşayacağın sıkıntılar yanında bir hiçtir. Sayın okurlarım çok uzattığımın farkındayım o nedenle Müslümanların zaferi ne zaman, ne zaman İslam dünyaya hakim olacaktır. Bu konuda 50 ayet olduğu halde sadece bir kaç ayet numarası verecem ki merak eden arkadaşlar araştırsın.
AYET: (Saff.13)” Seveceğiniz başka bir şey var müminlere müjdele ki Allahın yardım ve fethi çok yakındır.”
Başka ayetler için bakınız.(saff.8, kalem.48, mümin.77, tarık.15, aliimran.139, enbiye.105, hac.40,hac.48, kehf.59, meryem.75, meryem.84, enfal.8, isra.81, nur.55, enbiye.18, hac.61,saffat.172, fatır.45, mümüin.21, isra.5)v.b merak eden okuyucularımın dikkatine sunulur. selam ve dua ile